ve her kuyuya taş atan bLog...

Beğenilenler

Unordered List

Arşiv

25 Aralık 2009



25 Aralık; tarihin yeniden yazılmaya başlandığı bir tarihtir.
Bir milletin şahlanmasına ibret olmanın tarihidir.
Örnek olmanın tarihidir.
Ülkenin en kötü zamanında, her yerden kahpeliklerin estiği bir zamanda kimseden yardım almadan 11 ay aç, susuz ve silahsız bir şekilde gözünü kan ve hırs bürümüş düşmanlara direnmenin tarihidir.
Kendi silahını kendi üreterek, siperi olmayınca göğüslerini siperlere gererek verilen bir mücadelenin tarihidir.
"Teslim bayrağı çekin" diyen gafillere inat ay yıldızlı bayrağı elden düşürmeyenlerin tarihidir.
Kefen Bayraklı Kale'nin tarihidir.
35000 nüfuslu Gaziantep'in 6317 şehit vererek dosta örnek düşmana korku olduğu tarihidir...
Bir yokluk, çaresizlik, ve imkansızlık tarihidir ama aynı zamanda herkese ve her şeye rağmen dirilmenin, var olmanın ve "bu vatan bizim!" diyebilenlerin tarihidir...
"Vurun Antepliler, namus günüdür!" diyenlerin tarihidir.
Bu ülkenin kurumuş damarlarına can veren, uyutulan ve uyuyan ruhları ayağa kaldıran, siz bu neslin evlatlarısınız dedirten tarihtir!...

Ne mutlu Karayılanlar'a, Şahin Beyler'e, Şehit Kamiller'e!..
Ne mutlu onların torunu olabilme şerefine nail olabilenlere!..
Ne mutlu onların emanetini gururla taşıyabilenlere!..
Ruhları şad, mekanları cennet olsun!
Biz her daim namus gününe hazırız, nazırız!
Onların izinde, onların yolunda alnımız ak ve başımız dik, her zaman!..

19 Aralık 2009

18 Mart 2009, sarhoştum;
Çanakkale Kurtuluş Savaşı'nın yıldönümü nedeniyle zafer sarhoşluğu ve Amanda'mla aşk sarhoşluğu...
İlk görüşte aşık olmuştum ona. Onu kazandığım gün benim için ayrı bir zafer oluvermişti, 18 Mart'a denk gelmesi de ayrı bir güzeldi...
Yıllardır kurulan bir hayaldi o ve o gün gerçeğe dönmüştü.



...
Ve 18 Aralık 2009...
Dolu dolu yaşanan ve dokuz ay süren bir aşkın ardından her güzel şey gibi onun da sonu geldi ve Amanda'yla yollarımız ayrıldı...
Arkadaşlarımı ve sevdiklerimi "satmak" gibi bir huyum olmasa da Amanda'yı bugün sattım.
Onu benim kadar sevecek ve kıymet verecek birine verdiğimi umuyorum. Kahrımı çektiği, derdime ortak olduğu için de ona teşekkür ediyorum.
Unutmak tükenmektir!..
Güle güle Amanda!

17 Aralık 2009

15 gündür bloga yaz(a)mamak demek ne demektir biliyor musunuz?;

-10 günde 4 nöbet tutmak demek; neredeyse hastanede yatıp kalkmak ve gözünü yine hastanede açmak demektir.

-Türkiye'de araç kullanmak demek; "her an Azrail'le yoldaş olmak, onu ensende hissetmek" demektir ki gece karanlığında yola koşan nesnelerin genelde hayvan olması beklenirken bizim memlekette iki ayaklı olmaları daha bir şanstır... Bunu da 3 günde zar-zor atlatılan iki kazayla daha iyi anlarsınız. Şansa yaşadığımızı ve yaşandığını bir kere daha bilirsiniz.

-Türkiye'de memur olmak demek; "birkaç siyasi tanıdığı olan her itin size diklenebileceği, baskı yapmaya kalkabileceği ve sizi sindirmeye çalışabileceği" demektir. "Amir" geçinenlerin aslında "politik bir emirerinden başka bir şey olmadığını bir kere daha anlamak" demektir...

-Acilde doktor olmak demek; Siz kalp kriziyle uğraşırken parmağına pansuman yaptırmak isteyen, kültürlü geçinen bir sosyete kırmasıyla öncelik tartışmasına mecbur kalmak demektir. İtiraz ettiğinizde yine politik baskılarla moralinizin ... demektir... Şeker koması varken "iğnemi yapın, acelem var" diyen bir başka kırmanın da "fiziksel saldırısına maruz kalmak" demektir...

-İnsanlara değer vermek demek her an tekmeyi yemeye, saf yerine konmaya hazır olmak demektir..."İyi olanları korumak için de kötü görünmek" demektir...

-Bu rezilliklerle karşılaşmak demek "hedeflere bir kere daha kenetlenmek ve azmetmek, geceyi gündüze katmayı bilmek" demektir...

Böyle bir 15 gün geçirmek demek; "herkese ve her şeye rağmen sen olmaya direnmek, devam etmek neymiş öğrenmek" demektir... Ve yine "şükretmeyi öğrenmek" demektir...

00:18 17.12.2009

02 Aralık 2009

...
bir yerlerim kopuyor,
''sen'' nehrine akıyor.

ihtimal ve muhtemel
ölüyorum gencecik.

kurulmuş bir saatim ben
ve acıyı çalıyorum sürekli.

...
Alıntıdır, aldım, çünkü yazan beni yazdı, benden yazdı. Hiç tanımasa da benden çaldı...
Ruhumdan aldı...

19 Kasım 2009

Epeydir sevdiğim, takip ettiğim internet olaylarından bahsedemiyordum. Ne kadar "Gaziantepli" ve Gaziantep sevdalısı olduğumu az çok biliyorsunuz. Şimdi bahsedeceğim site ve içeriği de en az benim kadar Gaziantepli ve Gaziantep sevdalısı... Adını yemekleriyle ünlü (buraya dikkat, sadece yemekle sınırlı değil bu namımız) Gaziantep'imizin yine o meşhur yemeklerinden biri olan "eşkili ufak köfte"den alan bu sitenin adı "eşkili ufak sözlük"Bana göre Türkiye'de internetin temel taşlarından biri olan ekşi sözlük formatında bir temelde olsa da içerik ve işleyiş bakımından her anlamda Gaziantep kendisi.Bu sözlüğün fikir babası ve kurucusu mitokondri rumuzlu değerli bir kardeşimiz. Ve şöyle tanımlıyor bu fikri;

antep ağzı, antep kültürü ve antep edebiyatının devamı adına, her anteplinin birikimlerini aktarabileceği online lügat.
kısaca; "antep" ve "anteplice".

Ben ve benim gibi Gaziantepli olanların, Gaziantepli olmasa bile bir şekilde Gaziantep ile bağı olanların severek takip ettikleri/edecekleri bir site. Aslında bir siteden çok daha fazlası benim için. Her başlıkta kendinizden bir şeyler bulduğunuzda, yazılanları okudukça burnunuzun direği sızladığında ve bazen de özlemle o yazılanları okuduğunuzda bunu daha iyi anlıyorsunuz...

Daha önce de tavsiyelerim olmuştu ama bu kez çok daha "can-ı gönülden" bir tavsiyedir efendim, girin, inceleyin, sevin, sevdirin... Antep kültürünü tanımak, yaşamak ve yaşatmak adına;
Buyrun efendim, giriş şuradan:

16 Kasım 2009




Lâ tahzen / Üzülme..
Çünkü hüzün, düşmanı sevindirir, dostunu üzer, haset edenin diline düşürür.

Lâ tahzen / Üzülme..
Çünkü hüzün, kaybolanı geri getirmez, öleni diriltmez, kaderi değiştirmez, hiçbir fayda getirmez.

Lâ tahzen / Üzülme..
Çünkü hüzün sinirleri yıpratır, kalbini yorar, gecelerini mahveder.

10 Kasım 2009


İçimde derin bir boşluk vardı,
Dışıma baktım, dışım da farklı değil içimden
Acaba dedim içim mi taştı dışarı
Yoksa içim dışım bir miydi hep...

(Mahallemizin çocuğu, çocukluktan kalma arkadaşım nephesh'ten halet-i ruhiyeme...)

03 Kasım 2009



...
Zümrüt-ü Anka Kuşu da yalan aslında,
Kendini külünden yarattığı da...
Ferhat'ın Şirin,
Aslı'nın Kerem için öldüğünü
Kim gördü Allah aşkına?

(Tayfun Talipoğlu)

29 Ekim 2009

Son günlerin popüler konusu domuz gribi hakkında bilen bilmeyen herkes konuşuyor ve bu yanlış bilgilerle gerek hastalar gerekse de sağlık personeli ziyadesiyle mağdur oluyor. Kısa bir bilgilendirme için internetten bir dökümanla bu konuya eğilelim istedim;

Domuz gribi nedir?
Domuz gribi, A (H1N1) tipi virüsten kaynaklanan, insanlarda hastalığa yol açan viral bir hastalıktır. Hastalık ilk kez Meksika ve ABD’de görülmüş ve daha sonra birçok ülkeye yayılmıştır.

Bu yeni H1N1 virüsü neden” domuz gribi olarak adlandırılmaktadır?
Bu virüse “ domuz gribi” denmesinin sebebi, domuzlar arasında görülen grip virüslerine çok benzediğinin gösterilmiş olmasıdır. Bu yeni virüs insan, domuz ve kuş virüslerinin bir karışımıdır.

Domuz gribi (A/H1N1) virüsü bulaşıcı mıdır?
Domuz gribi A(H1N1) virüsü bulaşıcıdır ve insandan insana geçmektedir.

Domuz gribinin (A/H1N1) belirtileri nelerdir?
Domuz gribinin belirtileri, insanlarda görülen grip belirtilerine benzerdir. Bunlar:
Ateş,
Öksürük,
Boğaz ağrısı,
Yaygın vücut ağrısı,
Baş ağrısı,
Üşüme ve
Yorgunluk
gibi belirtileri içermektedir. Bazı vakalarda kusma ve ishal de görülebilmektedir.

Domuz gribi (A/H1N1) nasıl bulaşmaktadır?
Domuz gribinin de yine mevsimsel griple aynı şekilde yayıldığı düşünülmektedir. Grip virüsleri insandan insana öksürük ve hapşırma yoluyla bulaşmaktadır. Grip virüsü bulaşan bir yere dokunulduktan sonra, eller ağız ya da buruna götürüldüğünde de hastalık bulaşabilir.

Sulardan domuz gribi (A/H1N1) virüsü bulaşabilir mi?
İçme, kullanma ve havuz sularıyla bulaşma gösterilmemiştir.

Domuz gribini tedavi eden ilaçlar var mıdır?
Evet. Domuz gribinin tedavisi veya bu hastalıktan korunmak için doktor kontrolünde kullanılabilecek ilaçlar mevcuttur. Bu ilaçlar doktor tarafından önerilmedikçe, reçetesiz olarak kesinlikle kullanılmamalıdır.

Hastalığa yakalanan kişiler ne kadar süreyle bulaştırıcıdır?
Kişiler, belirtilerin başlamasından bir gün öncesi ve 7 gün sonrasına kadar bulaştırıcıdırlar.

Daha çok hangi yüzeyler bulaşma kaynağıdır?
Öksürük ve hapşırma yoluyla, hasta kişinin tükürük zerrecikleri havaya yayılarak sandalye, masa gibi yüzeylere bulaşabilir. Kişi virüsün bulaştığı bir yere dokunduktan sonra ellerini ağzına, gözlerine veya burnuna sürerse virüs bulaşabilir. Bu yüzeylerde virüsün ne kadar süreyle canlı kalabileceğini etkileyen ısı, nem oranı, yüzey niteliği gibi pek çok faktör söz konusudur. Hasta kişinin temasının olduğu bu yüzeylere dokunulmamalı, herhangi bir sebeple dokunulduysa eller yıkanmalıdır.

Ev ve eşyaların temizliğinde nelere dikkat etmek gerekir?
Grip virüsünün yayılmasını önlemek için, yüzeylerin (masalar, kapı kolları, banyo yüzeyleri, mutfak tezgahı, oyuncaklar vb) günlük temizlikte kullanılan deterjanlarla temizlenmesi yeterlidir. Günlük kullandığımız temizlik maddeleri dışında klor, hidrojen peroksit, iyotlu antiseptikler ve alkol gibi bazı kimyasal maddeler de etkilidir.
Hastalara ait çarşaf, çamaşır, havlu ve kap kacağın ayrı olarak yıkanmasına gerek yoktur. Ancak, bu eşyalar yıkanmadan başkası tarafından kullanılmamalıdır. Bu çarşaflar mümkün olduğunca elle temas edilmeden taşınmalı ve yıkanmalıdır. Hastanın çarşafları, çamaşırları değiştirildikten sonra eller mutlaka sabunlu suyla yıkanmalıdır. Hastaya ait kap kacak ya bulaşık makinesinde ya da elde deterjan kullanılarak yıkanmalıdır.

Domuz gribinden kendimi nasıl koruyabilirim?
Halen domuz gribinden koruyucu bir aşı bulunmamaktadır.
Aşağıdaki önlemleri alarak sadece gripten değil; grip gibi solunum yoluyla bulaşan tüm hastalıklardan kendinizi koruyabilirsiniz:

* Öksürme ve hapşırma sırasında ağzınızı ve burnunuzu bir mendil ile kapatınız. Mendilinizi kullandıktan sonra çöp sepetine atınız.
* Öksürdükten ve hapşırdıktan sonra ellerinizi bol sabun ve suyla yıkayınız. Alkol içeren el yıkama antiseptikleri de etkilidir.
* Kirli ellerinizle gözlerinize, burnunuza ve ağzınıza dokunmayınız.
* Domuz gribine yakalanırsanız, belirtilerin başlamasından 7 gün sonrasına ya da belirtilerinizin tamamen geçmesinden bir gün sonrasına kadar evde istirahat ediniz.
* Hastalığın bulaşmaması için çevrenizdeki kişilerden uzak durunuz.
* Bulunduğunuz mekanı sık sık havalandırınız.

Hastalıktan korunmak için ellerimi nasıl yıkamalıyım?
Ellerinizi 15-20 saniye süreyle su ve sabunla yıkamalısınız. Su ve sabuna ulaşamadığınız yerlerde alkol içeren el antiseptikleri kullanabilirsiniz. Şekillerle el yıkamayı görmek için tıklayınız.

Hastalanırsam ne yapmalıyım?
Domuz gribi şüpheli bir kişi ile temastan sonraki 7 gün içinde kendinizde yukarıda sıralanan hastalık belirtileri olduğunu hissederseniz hemen bir doktora başvurmalısınız. Doktorunuz herhangi bir teste ya da tedaviye ihtiyacınızın olup olmadığına karar verecektir.
Eğer hastalandıysanız veya hastalık belirtilerini gösteriyorsanız evde istirahat ediniz ve çevrenizdeki kişilerden de onlara bulaştırmamak için uzak durunuz.

Erişkinlerde acil müdahale gerektiren belirtiler nelerdir?
Zor nefes almak veya nefes darlığı
Bilinç bulanıklığı
Sık ve uzun süreli kusma

Çocuklardaki acil müdahale gerektiren belirtiler nelerdir?
Hızlı veya zor nefes alma
Vücutta solgunluk ya da morarma
Beslenememe
Uyarılara cevapta azalma ve uykuya meyil
Huzursuzluk
Ateşle beraber döküntü görülmesi

28 Ekim 2009

Burdayım, bir yere gittiğim falan yok.
20 günde;
- 6 nöbet tuttum, bitmeyen nöbetlerde nöbetler geçirecek hallere geldim. Günden güne bencilleşen ve kendi olmaktan uzaklaşan, ukalalaşan insanlar tanıdım. Kalp krizi varken önce bana bak diyen grip hastalarına laf anlatmaya çalıştım, kavga ettim, gerildim, yoruldum... Memleketin köpekleri yüzünden çok sevdiğim işimin daha birinci yılını doldurmaya ramak kalmışken iki kere istifadan döndün...
- Her önüne gelenin trafiğe çıkması, gözünün önüne bakmaması ve ihmalkar, dikkatsiz yol yapım-yönetim elemanları yüzünden ve olmayan trafik levhaları yüzünden iki ciddi trafik kazası atlattım. Allah'a 2 kere daha şükrettim... Ne demişti Yavuz Bülent Bakiler üstadım; "Anamın duası olmasaydı, yıkılırdı yaslandığım duvarlar..." Anamın-babamın duasına minnettarlığım...
- "Hiç kimse ölmek için genç değildir" demişti Osman Öztunç; Beklenmedik bir anda beklenmedik bir şekilde güzel bir insanı daha ebedi aleme uğurladım. (Mekanı cennet olsun)
- Yağmur yağdı, hüzünlendim. Kalemi aldım, karaladım, çalakalem şiirler yazdım... Hepsini sonra imha ettim.
- Blogumu ihmal ettim, ayrı kaldım. Ayrı kaldıkça üzüldüm. Nihayetinde en vefalı dostlarımdan biri, onu seviyorum...
20 günde çok şey oldu, çok şey bitti...
Ve şimdi;
Halılarım yıkamaya gitti, ev arkadaşım memlekete. Nöbetten geldim, hayalet misali bir ev, bomboş odalar... Yalnızım, yalnızlığımın -de hali; yoğurtlu makarnam ve Winamp'ımla kafam güzelleşiyor...
Devamı var...

09 Ekim 2009

Acil Servislerde her zaman ilginç olaylarla ve vakalarla karşılaşıyoruz, bu sadece bizim değil bütün Acillerin başında olan bir durum. Ben de zaman zaman karşılaştıklarımdan bahsediyorum ama bu defa bir doktor arkadaşımın karşılaştığı durum sadece "yurdum insanı, olursa bizde olur" diye yorum yaptırabilecek bir vaka olsa gerek... Varın siz de yorum yapın.
Acil Servise gelen vaka şu;


"Ne hikmetse" çocuk tencereye sıkışmış ve onu çıkaramayan ailesi Acil Servise başvurmuş :) Şaka gibi ama artık bu da gerçek. Doktor arkadaşlar da bu durumda yapılacak en mantıklı şeyi yaparak İtfaiye'yi aramışlar, onlar gelip tencereyi kesmiş ve çocuklu tencereyi kurtarmışlar :)
Artık "düdüklü tencere" değil de "çocuklu tencere" koyarlar adını sanırım.
Bir başkadır benim memleketim...

06 Ekim 2009

Gaziantep şivesiyle yazılmış en muazzam aşk şiirlerinden bir örnek.:)
Antepli severse.. gibi sever!

Yüreemde Sen,elimde ganne içiym içiym olmey
Hayalin gözümün öönden getmey Bi tüllü
""Ah...! Hattuç Ah...! deyim eşşek gibi seviym
Sumsuk vuriym döşümün tahtasına
Çook soruym Ben bea
Ben ne bok yedimde saa yahamı Gaptırdım
Ammiyn Uşakları Gayrı heç çekilmey zatı,
Hatırlameynmi Bilmeym...Bi lan iki çif hanek edek dedik
Süllümü Damızıın süyüne dayadımda
Arişten sıyyıp hayatınıza indimdi
Makinaların altında kalasın eymi...
Nerde gördüz?
Meersem sizin uşaklar beni takip ediyleermiş
Iki hanek edemeden
Beni ele aldılar,börgüme börgüme
Sumsuknan nasıda vurdular la
Gavur öldürüyeler sahım
Hele o güçcük Gardaşın yok mu
Ganne gırıynan seertmezmi yürem azıma geldiydi
Danesi gün,gene sıvıştım sizin delize
Tagaya baktım,gene göremedim sufatını
Eve geldikten kelli düşünüym düşünüym olmey.
Hayalimden bile çıkmeyn
Sabah gene geliym deyim gorkuym Aam
Gözümün gurdunu ayırdılar Bi kele
Bi lan görüm deym süyükten çömeliym
Zibil atmaya gelir olur ki deym
Gardaşlarınnan barabar geliyn
Bedenize Fransız topu deye
Yidik mi Lan Bacınızı Ne varda ardı sıra Geliysez?
Sen hiç Gafaa takma hattuç
Öküz kimin seviym...
Gardaşların b.kumu yesin.
Sen beni sevdikten kelli Tama Fakirde olsam
Tama Masimde olsam G.tümün Tumanını Satarımda
Genede sana varırım HATTUÇ.

30 Eylül 2009

"Ama" dedi adam... "Bu şekilde olmaz!" sinirlenmişti. sinirlendiğini anlayabilsin diye sevdiği kadın; bağırmaya devam etti... Aslında düzensiz de olsa bir ilişkileri vardı. Yaşadıkları şeyin milyonlarca insanın hayali olduğunu bilmeden yaşıyorlardı ama en azından yaşadıkları bir şey olduğunun bilincine vardıkları "an"lar da yaşanılmıştı. Ki böyle insanlar severdi 'edilgen fiilli cumleleri". Kalkıp tabağını çöpe boşalttı. Poşetin dibinde geçen hafta alınan ve başka bir kavga sonucu poşetle kader paylaşımında bulunmaya zorlanan bir demet çiçek duruyordu. Bir hafta sonra bile tüm solmuşluğuna rağmen çiçeklik ünvanını koruyan demet kucakladı zavallı soteyi.
Ertesi gün kadın okula giderken, ki bu çok nadiren yaptığı bir şeydi, poşeti kapının önüne bıraktı. Biraz duruksayıp sevgilisinin zildeki adını okudu. Kadın bu kapıdan girdiği ilk gunden beri "Kazım"ın yazım yanlışı olduğunu düşünmüş ama hiç emin olamamıstı. Emin olmak için birilerine sormayı da becerememişti. Kendisi imla olaylarından pek hazzetmezdi. Kadınlığından sadece birkaç hafta kaybetmiş olmanın garip gururuyla çöpü bıraktığı kapıdan uzaklaştı. Uzaklaşmasında bir haftalık bağırışmaların hepsinden ve tek seferde kurtuluşunu kutlayan adımları büyük rol oynuyordu. O adımlara tersten yaklaşan iki ayak daha vardı apartman boşluğunda; ve hatta iki bacak, kambur bir omurilik ve düşünmemeye zorlanmış bir beyin. Bu organların toplandığı vücudu apartman sakinleri sakin oldukları zaman "Kemal Efendi" sakin olmadıkları zamansa "Kapıcı" diye çağırırlardı. Kemal Efendi'nin de kendince bir ilişkisi vardı. 17 yıl 2 ay küsür gün olmuştu babasının kayınbabasına "Allahın emri"li cümleyle hayatının geri kalanını ya da en azından hayatının geri kalanının yarısını belirlediği günden bu yana... Kayınbabası iyi adamdı. Ama ne var ki kızı baba tarafına pek çekmemişti. "Boşanmak erkek adama yakışmaz" mantığında hayatının en azından yarısını kavga ederek geçirmişti. Daha ne kadar yaşayacağını bilseydi tam bir denklem oluşturabilirdi ama hayatının ne kadarını yaşayacağını köyde ağa ya da töre; şehirde ise apartman sakinleri belirliyordu. Ne zaman yatağına uzanıp yaşamaya dair hayal kurmaya çalışsa bir "Kemal Efendi" sesi yükseliyordu yöneticinin tam yatağın başına astığı o küçük hoperlörden.
Çöp toplama zamanıysa günün en sevdiği dakikalarıydı. Poşetlerden çıkanlarla sevindiği çok olmuştu. Ama bugün sadece dört daire çöpünü bırakmıştı ve üçünden ganimet edinememişti. 2 numaralı dairenin önünde durdu ve zildeki işaretlere baktı. Okuma yazması olmadığından olsa gerek sadece baktı; görmek, okuma ve yazma gerektiren bir şeydi ona göre. Elindeki poşetleri yere bırakıp siyah ve pürüzleri el gıdıklayıcı kıvamdan uzaklaşmış olan poşeti iki eliyle araladı: Domates, düzgün doğranmış tavuk parçaları, onun altına amansızca saklanmış bir demet kır çiçeği, bunların arasında bira şişeleri, iki adet kumanda pili, yarıda söndürülmüş nikotin saklancaları...
Sonra tüm poşetleri kaldırıp yerden hırslı adımlarla karısının sabah silip temizlediği mermerler uzerinde kayıp uzaklaştı. Konteynıra bırakırken elindekileri kumanda pillerinden en az birinin çalışır durumda olması umudunu ve dört daire dolusu insanın kavgalarını hatta yer yer mutluluklarını attığının bilincinde bile olmamanın rahatlığını taşıyordu...
Öğrenmenin bedeli vardır:

Önceden öğrenenler, indirimli tarifeden öderler.

Başkasından öğrenenler, etiket fiyatından öderler.

Yaşamdan öğrenenler ise zamlı tarifeden öderler.

(alıntı)

23 Eylül 2009

Eylül ayını seviyorum, sevmem için nedenler tesadüfen de olsa artıyor...
Sonbahar olması, yağmurları getirmesi, doğum günü olması, memuriyetime başlamam ve daha bir sürü sebepler...
20 Eylül itibariyle memuriyette bir yılımı tamamlamış ve asaletimi tasdik ettirmiş bulunuyorum. "Asil memur"um artık! :)
Allah utandırmasın...

18 Eylül 2009

Ve bir yıl daha doldurduk, durmaksızın akan zaman çeşmesinden.

Her özel günde olduğu gibi doğum gününe de bir şekilde görevle, nöbetle, mesaiyle girdim; Doğum günü kutlama adetim olmasa da doğum günü tebrikleri gelirken ben "Ne şikayetiniz var?Nasıl oldunuz? Geçmiş olsun..." dialoglarında iç güveysiden hallice hallerinde koştururken doluvermişti bir yıl...

1-2-3... derken...
Her yaş farklı bir tat, farklı bir acı, farklı bir heyecan...

Başarılar, hüsranlar, mezuniyetler, ayrılıklar, hasretler, vuslatlarla ve bazen hüsran bazen de tebessümlerle dolu yıllara bir yenisini daha -mevla nasip ederse-katmak üzere düştük yola...

Bu yolda yanımda olan, olamayan, geride kalan ve gelecekte olacak olan herkese selam olsun!

Bugün benim doğum günüm, sarhoş değilim, yorgunum, argınım, uykusuz ve unutanlara dargınım ama yine de "yas"ta değilim, sadece "yaş"tayım...

İyi ki doğdum mu bilmem ama "sevdiklerim, sevmediklerim, özlediklerim, nefret ettiklerim ve hayatımda en küçüğünden en büyüğüne izler bırakan tüm varlıklarım, var olduklarım, var'ı olduklarım..."

İyi ki varsınız!

14 Eylül 2009

Zehirdi tadın.. Ve her tadışımda ne sen öldün ne ben.. Biz sadece doktorlardan korkan insanlardık. Korkumuz zehrimiz oluyordu çoğu zaman.. Ondandır hastene kokusundan nefret edişlerimiz..
Bizi biz yapan 'ameliyat masası ürkekliklerimiz'di. Onca ağrı kesiciden sonra anladım işe yaramaz olduklarını.. Şimdi beynimin 'Sen' lobunu anesteziye kaptırdım; Düşünememekteyim!
Öncelikle sevgi, selam ve bu bazdaki duygularımın tümünü içtenlikle sunuyorum. Sonralıkla bana verdigi degeri fazlasıyla iade ederek Ferhat Abey'e kendi çöplüğünde benim de ötmeme izin verdigi için teşekkür ediyorum.
Evet "Nokta" çünkü her seyin mutlak sonu var ve her sonda "Nokta" kullanılması TDK tarafından dayatılmıstır. Bu hoş dayatmayı kendime 'lakap, nick, rumuz' (ya da siz ne diyorsanız) bildim.
Biliyorum ki beğenilmeler, elestiriler yer yer çatışmalar (ki silahsız olması tercihimdir) yaşayacağız birlikte. Tekrar merhaba.
Selamlar...
Bugünden itibaren bir "açılım" da ben yapıyorum ve bloguma benden başkasının da yazmasına izin veriyorum. Bakış açısı değişsin, renklilik katsın ve daha bir sürü ek güzellik katacak türden işler yapılsın diye... En önemlisi, gözüm gibi sevdiğim blogumda blogumdan daha çok sevdiğim bir kardeşimle aşık atmak için...
Bu kişi kendisi küçük ama kalemi ve yüreği kendisinden büyük biri; Nokta!
Muhabbetimiz onunla yıllar önce internet sayesinde olmuştu, sonra hemşehrilik, gönül ve fikir birlikteliği derken "dudak patlatacak" bir kıvama geldi...
Velhasıl nazarımda kıymetli, önemli ve bir o kadar da esprili bu kardeşimin yazılarını beğeneceğinizi umuyorum, garanti bile veriyorum hatta!
Hadi bakalım!

12 Eylül 2009

Birçoğumuz zaman zaman Windows Live Messenger ve Msn Messenger'ın verdiği hatalarla boğuşmak zorunda kalıyoruz, bazen de sırf bu yüzden günlerce oturum açamayabiliyoruz.
Bugün ben de birkaç defa aynı sorunu yaşayınca hata kodu ile araştırdım, birçok sonuç buldum ama içlerinde Msn Hata Onarıcı başlıklı çözüm en işe yarayandı.



Programı şuraya tıklayarak bilgisayarımıza indiriyoruz. Programın çalışması için bilgisayarımız da .Net Framework 2.0~ kurulu olmalı. Yoksa onu da kuruyoruz.
Daha sonra programı çalıştırıyoruz ve hata kodunu seçerek Fix diyoruz. Hepsi bu kadar. Benim sorunumu da anında çözen bu programı düşünenlere burdan selam ediyorum :)

06 Eylül 2009

Sağlık sitelerinden birinde gezerken karşılaştığım bir video.
Ses tellerini ve ses oluşumunu anlatıyor. Benim gibiler ve bu işe meraklılar için :)

05 Eylül 2009

Amanda'mla birlikteliğimize son sürat devam ederken "bahtı karam"a sürekli nazar değiyor. "Sakındığın göze çöp batar" misali...
Dün evden küçük bir iş için çıkmış yolda giderken birden bir yalpalama hissettim, "Amanda'm noluyor?" derken bir baktım ki lastik patlamış. Neyse ki hızlı gitmiyordum da olası bir kazadan kurtuldum.



Lastikçiye gittiğimde sol arka lastik sökülürken tansiyonum düştü, o görüntüye dayanamadım. Zira amandama daha önce bir tek tornavida değdirmedim, levye, anahtar hiç sürdürmedim. Onu böyle görmek nasıl zoruma gitti anlatamam. :)
Lastiğimde kocaman bir çivi buldular. O esnada beni hastaneden tanıdığını söyleyen lastikçiyle ahbap oluverdik. E soru makinası bir insan olarak lastiklerle ilgili sorularım sonrasında adama güneşin sıcağını unutturup dünyasından bezdirmeyi başarmıştım. İşte o hain çivi.



Kesin Ergenekoncular yapmıştır dedim, ya da provokatörler olmalıydı yapan. Malum bu ülkede son olaylardan sonra "hırsızın hiç suçu yok" misali hep birilerinde kabahat aramak adet oldu. Amanda'mı ilk kez lastikçiye götürmüş ve "Lastikçi açılımı" yapmış oldum. Kaza yapmadığım ve provokasyonlara gelmediğim için Allaha şükrederek evime döndüm...
Amanda'm, bahtı karam, geçmiş olsun. Sana uzanan eller kırılsın. :)

28 Ağustos 2009

Güzel konuşmak ve güzel yazmak her zaman hastası olduğum iki özelliktir. Hele de Türkçe konusunda oldukça hassas biri olarak bu konuda "üstad" diyebileceğimiz Yavuz Bülent BAKİLER'in nazarımda önemli yeri vardır. Konuşması öyle güzel, dili öyle güzel kullanıyor ki hayran olmamak mümkün değil. Nadiren ekranda denk geldiğim zaman ağzı açık izlerim bu büyük şahsiyeti.
Önceki gün Facebook'ta karşılaştığım bir videoda bir şiir dinletisinden bu büyük Üstad'ın "Çaresizim Çaremsin" adlı şiirini dinledim, sonrası malum "al başını git bu diyardan..."
Bu abide şahsiyeti ve muhteşem eserini blogumda da paylaşmadan edemezdim tabi. Buyrun siz de dinleyin...



Çaresizim çaremsin,
Şaşırdım kaldım işte bilmem ki nemsin...

25 Ağustos 2009

Birkaç gündür Ramazan telaşı, nöbetler ve bitmeyen sorunlarla uğraşırken posta kutuma düşen bir iletiyle güldü yüzüm. Cebinden taşını eksik etmeyen blogum, Türkiye'nin popüler blog servislerinden olan Bloxoo'da 24 Ağustos 2009 için "günün blogu" seçilmiş.



Bu yoğunlukta, arbedede iyi geldi. Bir sevindim, bir sevindim anlatamam :)
Katkısı ve olumlu/olumsuz eleştirisi, desteği olan herkese teşekküre ederim.

21 Ağustos 2009

Dün akşam Avrupa Kupalarında Hem Galatasaray hem de Fenerbahçe güzel sonuçlarla yüzümüzü güldürdüler. Ben maçı izleyemedim, golleri izleyerek idare ettim. Goller Dos Santos ve Kazım'dan geldi.
Kaçıranlar için işte goller;


20 Ağustos 2009

Tüm İslam Alemi'ne Hayırlı Ramazanlar diler, zorda olan din kardeşlerimize ve tüm inananlara kurtuluşa vesile olmasını dilerim...

16 Ağustos 2009

Malum, msn artık hayatların vazgeçilmezi olmuş durumda ve kullanımında sorun yaşayan birçok insan var. Arkadaşlarımla konuşurken gelen sorular üzerine nette rastladığım bir dökümanı yayınlamak ve birkaç detaya değinmek istedim.

---

Soru: Kendime yeni bir msn adresi açtım. Eski MSN adresimdeki kişilerimi yeni msn adresime nasıl aktarabilirim?

Cevap: Öncelikle eski MSN adresinizi açın. Sonra MSN Messenger ana penceresinde üst menüde Kişiler > Kişi Listeni Kaydet sekmelerine gelin. Kişi listenizi istediğiniz dizine kaydettikten sonra yeni MSN adresini açın. Ardından Kişiler > Dosyadan Kişi Al seçeneğine tıklayın ve kişi listenizi bulunduğu dizinden seçin. Kişi listeniz hayırlı olsun

Soru: Kişi listemi nasıl yedeklerim?
Cevap: Yukarıda ki gibi Kişiler > Kişi Listeni Kaydet bölümlerinden listenizi yedekleyebilirsiniz.

Soru: MSN Messenger ana penceresinde ki kişi avatarları çok büyük. Bunları nasıl küçültebilirim?
Cevap: MSN Messenger ana penceresinde üst menüden Kişiler > Görüntü Resimlerini Değiştir takip ederek gerekli ayarı yapabilirsiniz.

Soru: Listemde ki kişileri nasıl Çevrimiçi-Çevrımdışı olarak listeleyebilirim?
Cevap: Messenger ana penceresinde üst menüden Kişiler > Kişileri Sırala > Çevrimiçi/Çevrimdışı Durumu olarak seçerseniz hallolacaktır.

Soru: Çoklu bir konferansta tanımadığım kişileri msn adresime nasıl ekleyebilirim?
Cevap: Konuşma penceresinde Eylemler > Kişileri Ekle dediğinizde karşınıza çıkacak pencerede eklemek istediğiniz kişinin nickini çift tıklatırsanız eklenecektir.

Soru: Web kameram olduğunu listemdeki kişilerden nasıl gizlerim?
Cevap: MSN Messenger ana penceresinden Araçlar > Seçenekler penceresine geldiğinizde en altta Web kameram olduğunu başkalarının görmesine izin ver seçeneğini deaktif etmelisiniz.

Soru: MSN Adresimi her açtığımda MSN Today diye bir pencere açılıyor. Bunu nasıl önleyebilirim?
Cevap: MSN Messenger ana penceresinden Araçlar > Seçenekler penceresinde Genel sekmesine tıklayın. Ardından Messenger ‘da oturum açıldığında MSN Today’i görüntüle seçeneğini deaktif etmeniz yeterli olacaktır.

Soru: Titreşim alımını ve gönderimini nasıl engellerim?
Cevap: MSN Messenger ana penceresinden Araçlar > Seçenekler penceresinde İletiler sekmesine geldiğinizde Titreşim göndermeme ve almama izin ver seçeneğini deaktif etmeniz yeterli olacaktır.

Soru: MSN Messenger’da konuşmalarımı herhangi bir eklentiye ihtiyaç duymadan nasıl kaydederim?
Cevap: MSN Messenger ana penceresinden Araçlar > Seçenekler penceresinde İletiler sekmesine geldiğinizde altta ki İleti Geçmişi bölümünde Görüşmelerin geçmişini otomatik olarak sakla seçeneğini aktif etmelisiniz. Görüşmelerin saklandığı yeri alttaki Konuşmalarını Bu Klasöre Kaydet bölümünden ayarlayabilirsiniz.

Soru: Dosya alımında dosyalarımın Belgerim > Alınan Dosyalarım dizinine gitmesini istemiyorum. Bunu nasıl değiştirebilirim.
Cevap: MSN Messenger ana penceresinden Araçlar > Seçenekler ve Dosya Aktarımı sekmesine gelin. Alınan Dosyaları Bu Klasöre Kaydet seçeneğini aktif edin ve hemen altta kullanmak istediğiniz dizini seçin.

Soru: Beni MSN listesinden silen kişileri nasıl görebilirim? (Bu özellik için MitNickKevin’e teşekkürler)
Cevap: MSN Messenger ana penceresinde Araçlar > İletiler > Gizlilik sekmelerine tıkladıktan sonra karşınızda ki listede sizi silip-silmediğini öğrenmek istediğiniz kişinin üzerine ters tıklatın. Eğer Sil seçeneği aktifse karşı taraf sizi silmiş demektir.

Soru-cevap şeklinde püf noktalardan bahsettikten sonra aklıma gelen birkaç püf noktasını da eklemek istiyorum;

{*} MSN Messenger’da size aktarılan dosyaları açmadan önce bir antivirüs’e taratabilirsiniz. Hemde otomatik olarka. Yapmanız gereken; MSN Messenger ana penceresinden Araçlar > Seçenekler ve Dosya Aktarımı sekmesine gelin. Ardından, Dosyalarda Virüs Taramasında Bu Uygulamayı Kullanın seçeneğini aktif edin. Aktif ettikten sonra altta Göz at düğmesi ile PC’nizde yüklü antivirüs’ü Program Files’tan seçin. Ardından size her dosya geldiğinde dosya aktarımı biter bitmez antivirüs’ünüz o dosyayı tarıyacaktır. (NOD32 Antivirüs’ü ile denenmiştir)
{*} Çoğu kişi bunu bilmez. Kişiler MSN üzerinden karşı tarafa kendi kişisel smileylerini gönderdikleri sırada DOS’tan çalıştırdıkları bir komutla yada program yardımıyla karşı tarafın IP’sini rahatlıkla alabiliyorlar. Kişisel Smiley’leri almamak istiyorsanız MSN Messenger ana penceresinde Araçlar > Seçenekler > İletiler sekmelerini takip ettikten sonra Özel İfadeleri Göster seçeneğini deaktif etmeniz yeterli olacaktır.

(Döküman alıntıdır)

14 Ağustos 2009

Bir fıkra vardır; doktorlar ve sağlık ocaklarına dair... Onu video haline getirmişler, güzel de olmuş. Benimle de alakası olduğu için yayınlamaya karar verdim, buyrun;




Organizasyon süper! :)

10 Ağustos 2009

Memleketim diye her fırsatta övüyorum ama siz de takdir edersiniz ki Gaziantepli'nin pratik zekası ve işbilirliği artık tüm memleketçe bilinir, tanınır.
İşte bu fotoğraf da onlardan bir örnek; Şu günlerde raylı sistem çalışmaları var ve orda çalışan işçiler mola sırasında gölge bir yer ararken tipik "antep işi" bir yöntemle kendilerine gölge yer buluyorlar, nasıl mı? Buyrun;

Bir başkadır benim memleketim...



06 Ağustos 2009

Son günlerde bir "açılım" yaygarası aldı başını gidiyor. Kimi Rock açılımı kimi Punk açılımı kimi de yılların süre gelen sorunu üzerine "Kürt açılımı"... Tamam bir şeyler yapılmalı, yaptırılmalı ama kaş yaparken gözümüzü vermek zorunda olmadan...



Biz böyle "açıla açıla" giderken birileri alıp başını gidiyor, sürüyü istediği gibi sürüyor...
Böylece "itleri at, ayakları baş" ediyoruz. Nasıl mı? Bebek katillerinin, bir sürü masumun katili kanlı terör örgütünün başını defalarca "sayarak, saydırarak"
Örnek mi? Şurada örnek. Okuyun...
Aynen devam!
Açılın, açılın!..

05 Ağustos 2009

Gece uyanık olmayı özellikle de sabahın ilk ışıklarını görmeyi; o huzur dolu, buram buram hayat kokan esintiyle gelen sabah rüzgarını oldum olası sevmişimdir...
Kaldığım ilçede gerek oturduğum semtin yüksek rakımlı olması gerek hemen ötedeki yayladan gelen muhteşem rüzgarları da eklersek günün en güzel saati oluveriyor benim için... Tabir yerindese "ilaç mübarek!" Her fırsatta bu fırsattan istifade ediyorum...
İşte yine o zamanlardan birinde, geçen gün balkonda bir bardak çay eşliğinde sabahı karşılarken -apartmanların üzerinden de olsa- rüzgar ve güneşin doğuşu...


O anı hissetmek gerçekten başka...

29 Temmuz 2009



Gaziantep Hayvanat Bahçesi'nde çektiğim ve çekene kadar akla karayı seçtiğim bir fotoğraf... Can dostum Canon'umun ardışık çekim özelliği olmadığı için tek karede bunu yakalamak hakikaten de zor oldu ama buna değmişti... "Poz ver" desen bu kadar olurdu sanırım. Övünmek gibi oldu ama ben bunu çok beğendim. :)
Gerek hayvanın güzelliği gerekse yakalandığı an ayrı bir ihtişam...

20 Temmuz 2009

Geçenlerde abimin düğünü olduğundan bahsetmiş, o tatlı telaş ile meşgul olduğumu yazmıştım...
Şükür düğünümüz oldukça yorucu olsa da herhangi bir aksilik olmadan, kazasız-belasız ve bir o kadar da keyifli bir şekilde bitti.
Önce "bayrak dikme" faslıyla başladı düğünümüz;


Sonra kına gecesi yapıldı, Amanda'm kına gecesinin en güzel kızı olmuştu tabi :)



Bu da müstakbel damadımız, sadıçlar ve kına faslından bir kare;



Ve yine Amanda'm bu mutlu günümüzde "gelin arabası" olarak hayırlı bir işe vesile olma şerefine erişti... :)



Bir kare de "kuşak bağlama" (Gelinin en büyük erkek kardeşi bu görevi yerine getiriyor) töreninden;




Gelinimizi getirdik, kapıdan içeri dualar ve Kur'an-ı Kerim eşliğinde girmek adettir;



Düğün sahibi olunca koşturmaktan, git-gel yapmaktan eğlenmek için çok fazla fırsat bulamasak da her fırsatta hopladık, zıpladık, abimizin mutluluğunu bizler de paylaştık. Bir güzel oynadık, eğlendik...

Ve bu da düğünün en coşkulu, en "halaybaşı" karelerinden;



Allah herkese bu tür mutlulukları yaşatsın, nasip etsin diyerek kapatıyorum.

Not: Gelen uyarılar ve talepler üzerine prensip dışına çıkarak -ve tabi damadın da izniyle- birkaç fotoğraf daha ekledim. Çok daha fazlasını eklemek isterdim ama malum; yerimiz dar. :) Fazlasını msn, facebook vs oralarda görebilirsiniz :)

17 Temmuz 2009

Bir kitaptan bahsetmek istiyorum;
Yokluğa, imkansızlıklara, çaresizliğe ve kimsesizliğe rağmen hem düşmana hem de açlığa karşı 11 ay süren, bu süre içerisinde inanılan hiçbir değerden taviz vermeden, canlarını hiçe sayarcasına feda ederek sergilenen bir varoluş mücadelesinden ve kurtuluş destanlarımıza emsal teşkil eden bir kahramanlık tarihinin kitabından...
"İstiklalin Bedeli" adlı bu kitabın yazarı yine kendisi de Gaziantepli olan sevdiğim, takip ettiğim değerli bir yazarımız Necdet SEVİNÇ. Kendisiyle bir seminerde karşılaşma fırsatı da bulmuştum. Bu eser de yeni çıktı, henüz okuma fırsatım olmadı ama yarın almayı düşünüyorum.
Gerek şanlı Türk Tarihi'ne olan ilgim, gerek Gaziantepli olmam, gerek bu değerlere var olan saygım ve hassasiyetim... Bu eseri almam için bir çok nedenim var. Gaziantepli olsun olmasın, bu memleketin her karış toprağındaki insanın bu ülkenin nasıl bir varoluş mücadelesi verdiğini, doğusundan batısına ne bedeller ödendiğini anlaması/görmesi/bilmesi açısından okuması ve okutmasını tavsiye ederim...

Kitaba dair bilgiler şöyle;

Türk çocuklarının, başlarını kartallar gibi gökyüzünün yüce katmanlarında dolaştırarak yaşamaları için kendilerini fedâ eden kahramanların aziz hâtıralarına armağan edilen bu kitap, efsanevî Antep Harbi’nin yegâne belgesel romanıdır.

Bayrağına düşman eli uzandığı anda, hiç kimsenin “uygun görmesine lüzum görmeden” şeref ve haysiyetini kurtarmak için silâha sarılan bir şehrin yaşanmış hikâyesidir, bu kitap. Bir kutsal isyanın, bir başkaldıranın, savaşın galiplerine meydan okuyuşun hikâyesidir.

Fransızlar; topları, tankları ve uçakları ile halk ibadet hâlinde iken camileri vurmuştur! Çarşıları vurmuştur! Hanları, kervansarayları, bedestenleri vurmuştur! Evleri vurmuştur! Yalnız Kozanlı Mahallesi’nde 2 bin 657 ev obüs mermileri ile çökmüş, kasabadaki 10 bin evden 8 bini harâbe haline gelmiştir! Tespit edilebilinen şehit sayısı 6 bin 317, yaralı sayısı 11 bindir!

Bütün bunlara rağmen ne sitem edilmiştir, ne ah, aksine bir türkü söylenmiştir siperlerde her sabah:

VURUN ANTEPLİLER NAMUS GÜNÜDÜR

VURUN TÜRK UŞAĞI NAMUS GÜNÜDÜR !

BİLGEOĞUZ YAYINLARI

www.bilgeoguz.com.tr

İsteme Adresi : Alemdağ Mah. Mollafenari Sok. No : 41/A Cağaloğlu-Eminönü

İSTANBUL


10 Temmuz 2009

Birkaç gündür nete pek giremeyişimin, yazı ekleyemeşimin sebebine geleyim hemen; büyük insan abimin evleniyor olması.

"Yani?" diyecekler için hemen söylüyorum; 11 ve 12 Temmuz '09 da abimin düğünü var, meşguliyetimizin yegane sebebi bu :)
Tanıdık, tanımadık, eş, dost, ahbap herkesi bekliyoruz...
Darısı diğer bekarların başına!...

Not: Kısmet olursa bir sonraki yazıda düğünden gelişmeleri aktaracağım...

07 Temmuz 2009

Doğu Türkistan'da Müslüman Türklere ikinci bir çocuk yapmanın yasak oldugunu... Doğu Türkistan'da 29.000 Caminin kapatılarak agıra,karakola,tiyatroya çevrildiğini... Dogu Türkistan'da yılda ortalama 4.000 Müslüman Türkün idam cezası ile hayatına son verildiğini... Dogu Türkistan'da milyonlarca Müslüman Türk'ün çalışma kamplarında zorla çalıştırıldığını... BİLİYOR MUYDUNUZ ???

Günlerdir Sincan'da, Urumçi'de katledilen Uygur Türkleri'nin, zorla çalıştırılan, tecavüz edilen, barlarda ve pavyonlarda çalıştırılmaya zorlanan kadınların ve çocukların seslerine ve acılarına kulak verelim.



"Zulüm karşısında sessiz kalan dilsiz şeytandır" sözünden hareketle bu konuya doğrudan ya da dolaylı olmaya, en azından dua etmeye davet ediyoruz herkesi... Yetkililerimizden de bu konuya vicdanen, siyaseten ve bilimum hallerde duyarlılık sergilemeye, "one minute" tavırlarını Uygur Türkleri kardeşlerimiz için de göstermelerini rica ediyoruz...
Kahrolsun Katil Çin!

06 Temmuz 2009

Bu aralar bünyemde bir anormallik silsilesi aldı başını gidiyor. Geçen gün anlattığım ses kısıklığı vakası sonrasında dünkü gündemim de saatler süren hıçkırık nöbetiydi...
Sesimi düzeltmek için değerli büyüğüm, tecrübe deposu Dr. Mithat abimden aldığım meslek hilelerine başvurdum, işe de yaradı hani. Ama tam sesi düzelttik diye sevinirken, kalan öksürükle uğraşırken dün akşam 20.30 sıralarında başlayan hıçkırık tuz biber oldu :)
Daha önce de tek tük olurdu ama nefesimi tutardım, su içerdim falan derken geçerdi. Dün geceki ise 00.00'a kadar sürünce artık dayanamayıp hastaneye bile gittim :) Yapılan müdahale 5 dk işe yaradı sadece, ben inat bedenim benden inat işte... :)
Artık dayanamaz hale gelince çareyi uyku ilacı atmakta buldum. Sonra sağlam bir uykuya dalıverdim de kurtuldum (en azından şimdilik öyle görünüyor)

Dipnot: Bazen bebeklerde ve çocuklarda hıçkırık nöbetleri oluyor, evde buna nasıl bir yöntem uygulayalım derseniz şu sayfada bir anlatım var, işinize yarayabilir.

03 Temmuz 2009

Diyorum ben; tuhafım, anormalim, deliyim, acayibim diye...
Yazın sıcağında soğuk almak, sesi kısmak, ciğeri çıkaraca kadar öksürmek herkesin harcı olmasa gerek :) Tamam mesleğim icabı çok denk geliyor ama bu kadarını yaşamamış, görmemiştim.
Ha, bu halde nöbet tutuyor olmak da işin trajikomik yanı.
Düşünsenize; Hastasınız ve karşınıza gelen doktorun öksürüğü, bitkin görüntüsü ve daha da komik olanı çıkmayan sesi...
"Ne şikayetiniz var?" derken hastanın kulağını bana iyice dayaması, kulağından şüphe etmesi... Hastanın yüzündeki ifadeyi görmek gerek. "Bunun kendine hayrı yok, bana mı faydası olacak?" diye düşünmüşlerdir eminim :)
O halde yaklaşık 300 hasta ve 24 saat nöbet; iyi dayanmışım hakikaten.


Baba filmindeki Don Corleone edasında kısık kısık sesle konuşuyorum artık, alıştım bir de bu sese. Sevdim hatta sahiplendim :) İyileşene kadar bu sesin tadını çıkaracağım, yarın da nöbetçi olduğumu hesaba katarsak eğlence devam edecek anlaşılan...
Şimdi bu sesle birilerine telefon açmaktan korkuyorum valla, durumu bilmeyen sapık falan sanacak :)
Hadi bana geçmiş olsun, Bu vesileyle sinema tarihinin en büyük Baba'sına saygılar!

28 Haziran 2009

Ne yazık ki mesleklerimiz, itibarlarımız ve emeklerimiz günden güne daha fazla alet ediliyor, oyuncak ediliyor siyasilerin, ağa babaların ve köpeklerinin elinde...
"Şunun yeğeniyim, asarım, keserim, yerin sana dar geliyor" diyen insanlıktan nasibini alamamış ama paradan ve torpilden yana şansı bol olanların, eli silah tutan çakal sürülerinin elinde oyuncak edilen personeller de neçare, şevkini de zevkini de kaybediyor haliyle...
Sonra "neden verimsiz bu personel?, neden asık suratlılar, neden ilgilenmiyorlar" vs sorular soruyor, durumu bilmeyen saf ve temiz halkım... Bunlar sebep olamasa da beşerin şaşacağını, dayanma sınırı olduğunu bilmiyorlar mı?..
Oysa bilmiyorlar ki doktorun, hemşiresinin ve diğer personelin daha 2 dk. önce bütün değerlerine küfredildiğini, hakaret edildiğini, tehdit edildiğini ve bunun üstüne hakkını aradıklarında "yüksek yerlerden" telefonların geldiğini...
Bilmiyorlar ki bunca olumsuzluğa rağmen mesleğini icra etmeye çalıştıklarını... Oysa ne idealist insanlar, ne emekler harcanıyor bu uğurda...
İşte o zaman lanet ediyorsun yaptığın ve yapmaya çalıştığın her şeye, isyan ediyorsun hayalleri ayaklar altına serenlere. Küfrün bini bir, sinirler gergin... Bir ses geçiyor içinden;
"Bu memleket boşuna bu hale gelmemiş, meğer ne çok namussuz varmış..."
Bilmiyorlar, anlatamıyoruz...
Yazık!..

21 Haziran 2009

Balıkesir isminin kökeni yöredeki bir yerleşim alanı olan Achiraus'dan geldiği söylenmektedir. Sonraki yıllarda Roma İmparatoru Hadrianus'un avlandığı bu bölgeye Hadrianoptherai denilmiştir. Bir başka iddiaya göre de Balıkesir ismi, imparatorun Paleocastra isimli şatosundan gelmektedir. Selçuklular zamanında buraya Bulak Hisar veya Balık Hisar denilmiştir.

20 Haziran 2009



Gözlerindir;
Geceyi aydınlatan,
Gündüze renk katan...

Gözlerindir;
Gece rüyalara ,
Gündüz düşlere salan...

Gözlerindir;
Ömrüme sığmayan,
Kalbimde parlayan...

Gözlerindir;
Derde derman,
Katle ferman...

Ve gözlerindir;
Ruhuma ateş salan,
Aklımı baştan alan...

Ferhat ASLAN
8/9/2008

H.Nihat ATSIZ'ın sevdiğim eserlerinden olan Deli Kurt romanında bir Gökçen Kız karakteri vardı. Yüreği yakan bir güzellik. Gözleri ise apayrı bir güzellikti. Hatta "o gözlere bir kere bakan ölür" dedirtecek kadar...
Bu şiiri de o romanda Deli Kurt'un aklını alan, derde düşüren o gözlerden esinlenerek yazmıştım. Epey zaman olmuştu yazalı, kısmet bugüneymiş...

17 Haziran 2009



Yanaklar öpmedesin, öptürüp yanaklarını;
Böyle geçsin bu günlerin varsın.
Sen ey çocuk! Öpülüp öpmenin ne olduğunu;
Dudaklarında dudaklar duyunca anlarsın!
(Alıntı)

14 Haziran 2009

Birkaç gündür yorumlarda ve arkadaşlarımdan gelen uyarılar doğrultusunda sayfadaki Google reklamlarının gerek siteyle alakasız gerekse benim tarzım ve tavrımla uyuşmayacak kadar anlamsız boyutlara geldiğini farkettim.
Bu reklamları koymamayı düşündüm ama 6-7 ayda bir kere de olsa ufak bir geliri oluyor ve ben o gelire dokunmuyorum bile, direk ihtiyacı olan birine gidiyor. Bu yüzden reklamı kaldıramadım. Aykırı içerikli reklamlara engel olmak adına filtre koyduysam da son günlerde bir şekilde google'ı alt edip kendi reklamlarını yayınlamayı başarabilmişler. E buna filtre mi dayanır?.. :)
Hal böyle olunca görüntülü ve rahatsız edici metinler içeren reklamları kaldırıp tek satır metin reklam ekledim. Sanırım bu, bir nebze de olsa çözüm getirebilecektir.
Uyaran, hassasiyet gösteren herkese teşekkür ederim.

13 Haziran 2009

Beklenen gün geldi çattı, yarın ÖSS'ye hazırlananlar için kader günü. Hatırlıyorum da ÖSS öncesindeki gün "kurbanlık koyun" kıvamındaydım. Melür melür bakıyordum sağa sola. :) Beklemenin, belirsizliğin verdiği stres de cabası...
Ama çok değil sınavdan çıkınca bitiyor her şey, o stresin, korkunun anlamsız olduğunu farketmiştim. Çünkü yaşadıkça aslında "hayatımızın sınav" olduğunu ve her gün yeni bir sınavla karşı karşıya olduğumuzu daha iyi anlıyor(d)um...

Şimdi kurbanlıklar yine yarını bekliyorlar, onlara başarılar ve Allah'tan emeklerini boşa çıkarmamasını diliyorum...

Allah yardımcıları olsun.

11 Haziran 2009



Ey Rabbim! Yağmur sonrası dirilten,yeşertensin,
Rahmetin bahar kalbimde,ruhumda dirilen bir tek sensin...
(Alıntı)

08 Haziran 2009

Son yazıma isimsiz bir arkadaşımdan gelen yorumu çok beğendim ve burada yayınlamak istedim; beğenilecek, biliyorum :)

Aşk Dediğin Yoksulluktur!

Yoksunluktur aşk dediğin! Bir yanın eksik kalır geceler boyu, aldığın nefes yetişmez, sokak çocukları gibi dışarıda üşür yüreğin
Kazanma ihtimalinin az olduğu bir kumar oyunudur aşk. Elindeki karta bakmadan rest çekmektir yaşama. Tüm zenginliğini, düşük ihtimale rağmen, hayatın ortasına sürmektir.
Olmayacak duaya amin demektir aşk. İmkansızı başaracağına dair şiddetli inançlara tutulmaktır. Kaç merdiveni üst üste koyarsan, mehtabı sevdiğinin kollarına çekebileceğini hesaplamaktır mesela. Ortak bir yıldız seçip, bulutlu gecelerde seni düşünmediğini sanarak ağlamaktır. Muhteşem şiirler yazdığına inanarak, tüm sevdiklerini esir etmektir, yüreğinden başka yere bağlanamamış kelimelere.
Zamanla kavga etmektir aşk. Yelkovanla akrebe küfür etmektir geçmek bilmez bekleyişlerde. Planlarını uyduramamaktır, hayat sürprizler yaparak değiştiğinde.
Kendinden vazgeçmektir aşk dediğin. Yemeğin en güzel yerini ayırmaktır sevdiğin için. Onun yerine düşünmektir, onsuz kaldığın anlarda bile. Birini kendinden çok sevmektir, henüz kendini sevmeyi bile beceremediğin yaşam tünelinde. Hastalandığında bir sandalye üzerinde beklemektir sabaha kadar. Her acısını kalbinde misliyle hissetmektir.
Aşk dediğin yoksulluktur. Bedenini, ruhunu, kalbini emanet ederek başkasına; düşler bahçesinin çiçekleri ile avunmaktır. Kendin olmaktır aslında,özüne dönmektir. Vazgeçmektir hırslardan, cezalardan, çekişmelerden. Sadece güzel olana dayandırıp yaşamı, her mevsimin tadını çıkarmaktır. En değerlisi, aşk, bir kalbe sevmeyi öğretmektir...

Teşekkürler "Adsız".

05 Haziran 2009

Bu aralar amatör çalışmalar bir hayli revaçta. Ahmet ABALI uzun zamandır küçük çapta çalışmalarıyla, konserleriyle bu işte bir hayli başarılı olsa da -belki de siyasi kimliği nedeniyle- çok fazla tanınmıyor.
Özellikle "Gel Deseydin" adlı şarkısıyla gecemi gündüzüme kattı... Bilmem kaç bin defa dinlemişimdir. "Abartma!" diyenleri duyar gibiyim ama ben müzik konusunu zaten abartı derece seviyorum...
Bu yazının da amacı bu şarkıyı paylaşmaktı zaten. Korsan falan değildir, henüz bandrollü albüm olmadığı için gönül rahatlığıyla paylaşabilir, hatta reklamını yapabilirim :) Buyrun, dinleyip kafamızı bulalım...



Bu da indirmek isteyenler için "adres"
Dinledikçe dinleyesi geliyor insanın...


Dün, şuradaki yazımla notepad chaos adlı temamda oluşan kod hataları nedeniyle tema değişikliğine gittiğimi yazmıştım. Gerek yeni temaya pek ısınamamış olmam gerek gelen yorumlar ve öneriler üzerine eski temamdaki hataları gidermeye çalışıp eski temama tekrar döndüm.
Notepad Chaos; bir anlamda kürkçü dükkanım oldu, döndüm dolaştım ve tekrar sana geldim adamım!.. :)
Şıpsevdiliğim ve bakım-onarım sırasında çevreye verdiğim rahatsızlık için herkesten özür dilerim :)

04 Haziran 2009

Kodlarda oluşan hatalar yüzünden çok sevdiğim temama veda ettim...
Söyleyecek çok söz yok. Her defasında öyle ya da böyle bir sebepten sık sık tema değiştiriyorum, siz de alıştınız zaten.
Yorgunum, kafam da yo(r)gun. Biraz da böyle olsun bakalım.
Birkaç eksik var, onları da fırsat oldukça tamamlayacağım.
Hayırlı(sı) olsun...

02 Haziran 2009

Malumunuz, bir Gaziantep sevdalısı olarak her fırsatta dilim döndükçe ve aklım yettikçe Gaziantep'i ve güzelliklerini anlatmaya, tanıtmaya çalışıyorum. Bu yazı da şu anda Türkiye'nin en büyük hayvanat bahçesi konumunda olan Gaziantep Hayvanat Bahçesi'nin ve aslında orada çektiğim birkaç fotoğrafın reklamını yapmak derdindeyim :)

Yıllar oldu yapılalı ama bana gitmek çok uzun zaman sonrasına kısmet olmuştu, bu yüzden "Gaziantepli" olarak övünmeme yakıştıramadığım bu durumu ilk fırsatta telafi etmek ve yerli-yabancı herkesin bahsettiği bu güzelliği görebilmek amacıma -abimin nişanlısı sayesinde- ulaştım.

Gaziantep'in meşhur yerlerinden biri olan Burç Ormanları içinde bulunuyor burası ve oldukça da "geniiiiş" ("i" harfini neden böyle uzattığımı gidince, görünce ve gezmekten yorulunca anlayacak, hak vereceksiniz :) )
Gezmeyi çok sevdiğim her fırsatta dile getiriyorum ama bu bahçede gezmekten yorulmak bir yana, her yeri gezebilme işini tek günde yapmak pek de kolay değil. O yüzden ben bile tamamını göremedim hala, "yarım yarım gezmeler" şeklinde tamamladım :)

Çok güzel ve hiç görmediğim hayvanları görme şansı buldum. Aslan'a neden "Ormanlar Kralı" denildiğini ve bu ismi nasıl aldığını o heybeti, o kükremeyi duyunca anladım, hak verdim. Soyadımı bu sayede sevdim :)
Her hayvanda ayrı bir güzellik var. Mevlam ne güzelliklere kadirmiş, bir kere daha gördüm...
Komik olan ve unutmayacağım bir diğer şey de insanların hayvanları yaklaştırabilmek, daha yakın görebilmek adına yaptıkları hareketler ve çıkardıkları seslerdi... Örneğin ayılara kendilerini farkettirmek adına hırlayan, garip sesler çıkaran kocaman adamları gördüğümde, kaplana miyavlayan insanları gördüğümde kendimi tutamadım. Fotoğraf makinemi bırakıp bir kenarda gülme krizi geçirdim... :) Keşke hayvanları değil de o saf yurdum insanlarını da kameraya kaydedebilseydim..

Böyle güzel bir geziye dair anlatmakla bitmez, laf uzadıkça uzar. En iyisi gidip birebir yaşamak ve görmek.
Çektğim fotoğraflardan da bazılarını ekleyerek yazımıza son verelim. Bu arada albümün son resminde o pozu yakalamak için büyük emek verdiğimi ve sabır sergilediğimi resmi görünce anlayacaksınız...

Eğer imkanınız varsa ve hala gitmediyseniz bu güzelliği, doğallığı mutlaka gidin, görün. Ben bu aralar bir kere daha gitmeyi planlıyordum ama kısmet bakalım. Hem eğlenecek hem de çok beğeneceksiniz. Kefili bizzat benim! :)
Şuradan da resmi sitesine ve diğer bilgilere ulaşabilirsiniz.

30 Mayıs 2009

3 gündür beni allak bullak eden bir hadise var; Halihazırda mevcut olan müzik hastalığım ve bu hastalığımı illete dönüştüren 3 albüm. Hangileri? diye soracaksanız; Kıraç, Funda Arar ve Göksel'in 2009 albümleri...


Rock dışında Anadolu'dan kopmamasıyla da oldukça sevdiğim Kıraç "Garbiyeli"  albümüyle oldukça güzel bir albüm yapmış. Türküler ve hafiiiif hafif söyleyiş tarzıyla alıp götürüyor insanı..."Dinlemeyen pişman olur" demek pek de klişe kaçmasa gerek... Benim gibi içmeden kafayı bulmak isteyenlere birebir tavsiyemdir.

"Zamanın Eli" albümü ve Funda Arar... Pek fazla söze gerek yok zaten. Bu albümü de oldukça güzel...

Ve Göksel... Farklı olmasıyla sevdiğim bir şarkıcı. Bu defa da eskilerden dem vurarak ve bu demi tutturarak :) farklı olmayı yine başarmış. Ben bu albümü de çok sevdim...
Müzik otoritesi olmasam da tavsiyeme uymanızı tavsiye ederim :)
Pişman olmazsınız...
Not: Yeni evimin balkonundan bildirdim...:)

28 Mayıs 2009

Türkçe Rap ile tanışmama, sevmeme ve sevdirmeme vesile olan ve bu yolda büyük emekleri olan Sagopa Kajmer'in son albümü Kör Cerah'ın en sevdiğim parçası "Ateşten gömlek"e sonunda klip çekmiş... Bekliyordum, "ne zaman, hangisine klip çekecek?" diye. Az önce de cevabımı aldım, nette gezinirken. Şarkı zaten güzeldi, klip de güncel olaylara değinmesi ve daha önemlisi birçoklarının yapamadığı gibi "zulme sessiz kalmamasıyla" daha da hoşuma gitti. Sagopa Kajmer'i biraz da bu yüzden seviyorum...
Klibi de ekleyerek yazımıza son verelim adamım;

Bastır Sago!..

25 Mayıs 2009



Kalsa idik bir çocuk saflığında, sevmenin hafif biçimi ile yetinseydik. 
Onların yerinde olmayı istetecek kadar, ağır bir yük altında mıyız azizim? 

Ancak bunun da bir yüceliği var ki; onu da çocuk kalbi ile algılamak mümkün olmasa gerek...

24 Mayıs 2009

Dün akşam itibariyle yalnız yaşadığım ve pek de sevdiğim "lila duvarlarıyla, kasvetli havasıyla ve sıcacık hissiyatıyla" asla unutmayacağım şirin evimden taşındım. Birlikte çalıştığımız bir doktor arkadaşımla ev arkadaşı oluverdim...
Gerek yapışık ikizler gibi sürekli birlikte olmamız gerek aynı hedefleri (TUS gibi) kovalıyor olmamız sebebiyle bu taşınma işi gerekliydi. İnşallah amacımıza ulaşırız.Yeni evim aydınlık, ferah ama eskisi gibi değil, belki de ben alışamadım henüz...Bu da yeni odamdan yaşadığım yere bir bakış;



"Tedbil-i mekanda ferahlık vardır" derler, bakalım zaman ne getirecek...
Hayırlısı...

20 Mayıs 2009

Uzun zamandır yapamadığım bir şeyi daha yapabilme fırsatı buldum; yıllardır gidemediğim, göremediğim, "annemin köyüne gitme" planımı gerçekleştirdim! Dayımın, dedemin sürekli "gelmiyorsun" sitemleri ve biraz kafa dağıtma hevesi sonrasında 19 Mayıs tatilini fırsat bilerek ablamı, eniştemi ve yeğenlerimi de alarak köy yollarına düştüm.
Sıcak havada yolculuk etmek gerçekten sıkıcı olsa da varılan menzil her şeye değebiliyor...
"Uzun zaman" olmuş, gerçekten tekrar farkettim. Yollar, yerler, ölenler, kalanlar derken... Birçok şey sahiden de değişmiş, çok zaman geçmiş... Özlemişim, çocukluğumda yaptıklarım, yaşadıklarım da gözümün önüne gelince bunu da tekrar farkettim...Gerçekten de köyler, toprak...Var bir "yabanlık" bende...Sevmiyorum ben şehirleri! Tekrar tekrar söyledim bunu kendime.
Bir acilci olarak gece-gündüz dengesi olmayan biri olduğum için uzun zamandır güzel bir kahvaltı etmediğimi de farkettim; köy yerindeki o güzel, doğal kahvaltılıklardan sonra... Kıtlıktan çıkmış gibi yemişim o da ayrı tabi.
Dayımı, dedemi ve birkaç akrabayı daha gördükten sonra dayımla planladığımız "Amanda için kan akıtma" eylemimizi gerçekleştirdik. :) Görün işte, kan dökerim ben Amanda'm için, ona göre kıymetini bilin! :)
Daha sonra akraba ziyaretleri vs derken kısa gezimizi sonlandırıp yola düştük, akşam olduğunda evimize ulaştık... Bu gezileri ve böyle doğal şeyleri sık sık tekrarlama kararı aldım, hayatın karmaşasından, stresinden ve bilimum baş ağrılarından kurtulmak isteyenlere muhakkak tavsiye ederim :)
Fotoğraf makinem yanımda değildi, aceleyle unutmuşum. Telefonla idare ettim, epey de fotoğraf çekmişim. Birkaç kare ekleyelim... Bu arada en sondaki güzeller güzeli benim dayımın kızı oluyor :) 

Not: Buralarda "gundi" kelimesi "köylü" manasında kullanılıyor, okuldayken de çok duyardım. Bu yolculuk sayesinde Amanda'm köyünü gördüğü, tekerine köy kokusu bulaştığı için bu sıfatı verdim. Hakikaten de yolculuk sonrası gerek Amanda'nın gerek beyaz Converse'imin bürüntüğü toz-toprak bütünleşmesiyle köyden geldiğimiz belli oluyordu...:)

18 Mayıs 2009

Nöbetler, diğer işler ve dersler derken bir süredir bloga yazamayacak kadar meşgul, yoğun ve yorgundum...
Bu işlerden birisi de trafik haftası nedeniyle düzenlenen etkinliklerle yaptığım ilkyardım konuşmasıydı. 15-20 kişiye anlatacağım söylenmişti ama gittiğimde bütün protokolü ve üstüne bir okul öğrenciyi görünce suratımdaki ifade görülmeye değerdi... :) Neyseki ihtimalleri gözönünde bulundurup gitmiştim.
Slaytlar, konuşmalar derken kan ter içinde konuşmamı yaptım ve sunumu kazasız belasız atlattım :)
Hazırlanırken de internetten ve birkaç kaynaktan toparlayarak bir power point sunusu kullandım. Belki birilerine lazım olabilir düşüncesiyle sunumu buraya da eklemeyi uygun gördüm.
Umarım birilerinin işine yarar.
İndirmek için buraya tıklayın, indirmeden internet üzerinden incelemek isteyenler ise şu adrese buyursunlar...

09 Mayıs 2009

Bir Âyet-i kerime’de:
“Huşû ile namaz kılan müminler, âhiret azabından kurtuldular.” (Müminûn: 1-2)
Buyurulduğu gibi, diğer bir Âyet-i kerime’de de günahkârlara: “Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?” diye uzaktan uzağa sorulduğu zaman:
“Biz namazımızı kılmıyorduk!” diyecekleri haber verilmektedir. (Müddessir: 43-47)
 
Ayrıca namaz konulu güzel bir yazı okumak isterseniz yakzan kardeşimin blogundaki şu sayfaya bir göz atmanızı öneririm.

02 Mayıs 2009


Geçenlerde vakit oldukça fotoğraflarımı ekleyeceğimden bahsetmiştim.
Şimdi de "boynu bükük" adını verdiğim bu makro denememi eklemek istedim. Bu da yine kampüste çiçek, böcek çekmeye devam ederken yakaladıklarımdan. :)
Çiçeğe odaklanmış bir siyah-beyaz manipülasyon denemesini de ekleyince, son hali bu oluverdi...
Bakın bakalım, beğenecek misiniz?..

01 Mayıs 2009


Sabır etmeyen sükut etmiyor,
Sükut etmeyen dinlemiyor,
Dinlemeyen anlamıyor,
Anlamayan bilmiyor,
Bilmeden hayal kuruyor,
Ve sonra;
Sükut-u hayal oluyor...
İlginçtir; sükut-u hayalin ta kendisi "sükut-u hayal" diye isyan(!) ediyor.
Sonra herkes yalancı, herşey yalan oluyor...
Ne yaman çelişki!..

27 Nisan 2009

Neyi mi?

Ne fark eder... Anlamıyor olduktan sonra cidden ne fark eder?

Çözemediğin şeylerin beni ısrarla çevrelemesi makus bir talih diye mi adlandırılacak bir süre sonra acaba tarafımdan,

yoksa

anlayamamaktan dolayı böyle bir kabullenişi tercih etmeyen bünyem çoktan asi bir duruş sergilemiş olabilecek mi?

Zor...

anlayamamak bile ne kadar zorken,

peki ya sonuç,

bunca zihin bulanıklığının bir bedeli, çözüme erişmenin yorulmuş ama emek vermiş tatlı vehameti var mı üzerimde? Hayır...

Anlayamadığın şeylere o berbat beynî çabaları sarf etmiş vaziyette alıkça bakıyor ve anlamıyorum diyorsun yine,

aynı yerde olmakla kalakalmış durumda...

Anlamıyorum...

(Alıntı)

24 Nisan 2009

Uzun süredir bilgisayar ile ilgili birşeyler karala(ya)mıyordum. Nöbete gitmeden çok sevdiğim bir programı tanıtmak istedim. Bu program benim çok sevdiğim ve çok işime yarayanlardan.
Şöyle ki; Ben evdeyken sürekli bilgisayarda müzik dinleyen, hatta müzikle uyuyan biri olduğum için sızdığım ya da üşendiğim zamanlarda açık kalmak zorunda kalan bilgisayarım için aranan kan olmayı başarmış bir program. Ekran görüntüsü şöyle;

...
Programı indirmek için öncelikle şuradan kendi sitesine girerek istediğimiz formatta kaydediyoruz.(Ben exe olarak seçtim, tercih sizin.) Kurulum yaptıktan sonra çalıştırdığımızda ekran görüntüsündeki gibi bir menü açılıyor. 
"Event" kısmından ne zaman ve nasıl kapanacağını seçiyoruz. "Süre belirleyip o kadar süreden sonra kapanması, belirli bir süre sonra kapanması, batarya azalınca kapanması, winamp durunca kapanması..." gibi seçeneklerimiz mevcut. 
x- Ben en üstteki "geri sayım" anlamına gelen "countdown" seçeneğini seçip, bir alttaki "timer" kısmına ne kadar süreyle açık kalacağını belirtiyorum.
x- Bir alttaki action kısmında ise süre dolduğunda ne yapmak istediğimizi soruyor. "Tamamen kapatmak, beklemeye almak, monitörü kapatmak, yeniden başlatmak" gibi seçenekler var. Ben onu da "shutdown" olarak yani "kapat" olarak ayarlıyorum ve "Start" diyorum...
Bu şekilde süre doldugunda otomatik olarak kapanıyor. Ben de müziğimi dinleyebiliyor, gönül rahatlığıyla uyuyabiliyorum...:)
Küçük, kolay ve kullanışlı. Kesinlikle tavsiye ederim!
Sorularınız olursa yorum olarak belirtebilirsiniz.
Ermenilere ve yardakçılarına şirinlik olsun diye büyüklerimiz Ermenistan'a jestler yapadursun, birileri özür dileyedursun, maçlara gidilsin...
Karşılık olarak da Ermenistan'da Türk Bayrağı yakılsın. Kafamdan uydurmuyorum, az önce Mynet 'te şu sayfada yayınlanan haberde resmiyle ispatı mevcut.


Kimin daha insancıl olduğu, kimin üzüm yemek değil de bağcı dövmek derdinde olduğu hala ayan beyan ortada değil mi?
Biz onlara Millet-i Sadıka demiştik ama şu tablonun sadakatla uzaktan yakından alakası olmadığı gibi düpedüz şerefsizlik olduğu da bariz bir gerçektir. Hal böyleyken ne diye bunlara yaranmaya çalışmak, taviz üstüne taviz vermek?...
Yetmedi mi şu aşağılık kompleksi? Karabağ 'da, Hocalı 'da yaşananlar yetmedi mi? Kimse bizi yanlış anlamasın; provokasyon falan değil derdimiz. Yanan can bizim, akan kan bizim, yetmezmiş gibi yakılan bayrak da bizim. Bu kadar mezhebi geniş değiliz biz!
Ozan Arif'in dediği gibi; "Türk'ün ayranı kabarırsa..."
Gerisi malum hikaye...
Hadi şimdi bu adamlara sınırları açın, "dialog"a girin...
(Unutmadan; Genellemelerden kaçınan, "beş parmağın beşi bir değil" sözünü de bilen biriyimdir, sözümüz hakedene...)

23 Nisan 2009

Geçen sene bugün; yani tam 1 yıl önce bir yığın emek verdiğim atasagun.blogcu.com adresindeki blogumu blogcu servisinin bitmek tükenmek bilmeyen hataları ve sorunları yüzünden Blogger 'a taşımaya karar vermiş ve karar vermekle kalmayıp uygulamıştım...
Blogcu'da yaklaşık 2 sene ikamet eden ben, bugün ferhataslan.com olarak Blogger'da 1.yılımı doldurmanın ve sorunsuz günler geçirmenin sonsuz hazzını yaşıyorum.:) Geçen süre içinde her telden 230 yazı yazmış, birçok kuyuya taşlar atmışım... Ardına düştüğüm taşlar da cabası...:)
Kime ne faydası var bilmem ama yazmanın bana verdiği hazzın, rahatlığın tarifi yok. Bu yüzden fırsat oldukça yazmaya devam edeceğim...
Blogumun birinci yaşını kutluyor, ona teknik sorunlardan uzak nice seneler, cicili bicili nice temalar ve okuyuculardan samimi yorumlarla nice yıllar diliyorum...
İyi ki varsın adamım!..
Psikoloji ve Felsefe'ye oldum olası meraklı biriyim.Biraz da davranış bilimleri merakım var tabi. Eğitim bilimleriyle pek işim olmasa da az çok anlarım.
Ben böyle çok bilmiş edasında takıladurayım; Önceki gün internette gezerken bir deneme sınav sorusuna rastladım ki ne soru... Soruyu kurgulayanlara hayran oldu. Resme tıklayıp, büyük halinde soruyu okuyun;

Eh, bir de Fenerbahçeli'yim tabi. :)

21 Nisan 2009

Her elif’in yolunu açacak bir “be” yaratan bir yar var ki; kelam’ını başlatır bir “elif” ile…Cümle içinde elif’in varlığını hissettirir sabretmeyi bilene. Elif’i cümleye sevdirir; cümleye elif’i faydalı kılar. Kelam’ını kalbe vahiy kılan bir yar var ki, elif’liğinin idrakinde olmayan her yürek için büyük sıkıntılar verir; Bu, oyâr’in merhametindendir, fazlındandır.
          (Alıntı)

18 Nisan 2009

Şuradaki yazımda yıllarımın hayalini kovaladığımı yazmıştım. Bundan tam bir ay önce de bu hayalime kavuştum ve ilk göz ağrım olan şirin mi şirin, kaderden kara, düğün salonu kıvamında Peugeot 307'mi aldım. 1 aydır harıl harıl işlemleri tamamlamaya çalışıyor ve bir yandan da arabama isim arıyordum.
Ve sonunda bugün devir, satış ve bilimum sahiplenme işlemlerini -pahalıya patlamış olsa da- tamamladım. :) Artık arabamın resmen ve ismen sahibi olmayı başardım hamdolsun.
Asıl bomba ise bir aydır herkesi ayağa kaldırarak, herkesin kafasını şişirerek düşündüğüm isim olayıydı. Ben hem ilginç olsun hem benden birşeyler yansıtsın hem neşeli olsun vs derken..."Cıncık (Gaziantep ağzında parlak yüzeyler, cam parçası vs anlamlarda kullanılan bir kelimedir. Cümle içinde kullanıyorum: "Cıncık gibi araba" :) ), Karayılan (Gaziantep Savunması'nda önemli isimlerden ve benim için büyük değeri olan şahıslardan birinin ismi) ve son olarak da Amanda (Hani birşeyi severken "Aman da Aman..." deriz ya; işte ben de arabamı öyle seviyorum) (Erifu'nun süper orjinallikte ve beni kırıp geçiren muhteşem fikri) kaldı geriye.
Amanda'yı çok sevdim, Karayılan'dan da vazgeçemedim ve ismini muhterem zat abimin de tavsiyesiyle Amanda koydum, göbek adı da "Karayılan" oldu...
Yarın egzozuna ismini okuyacağım, kurbanını keseceğim. Abim de torpido gözüne bir çeyrek altın takacak inşallah :)
25 yılda çok şeyimi alan bu hayattan nadiren istediğim şeylerden biriydi bu hayal ve yıllardır bu hayali kovalıyordum. "Hayırlı" olması şartıyla tabi... Şükür ki mevla gönlümüze göre olanları yavaş yavaş vermeye başladı. Belki çekilenlere sabredildiği için belki de...
İnşallah hayırlısıdır ve hayırlı olur.
Darısı herkesin gönlündekine...

15 Nisan 2009




Ruhum bedenimin sırtında,
Deve güreşi oynuyoruz hırsımla...

(Alıntı: Şehinşah)
Malumunuz şu günlerde en büyük gündemim "TUS". (Tıpta Uzmanlık Sınavı)
Her ne kadar benim için kötü geçse de merak edenler, hazırlananlar vs için Tusdata adlı kurum&internet sitesi yaklaşık puan hesaplama sayfası hazırlamış.
Tus puanınızı hesaplamak için şuraya buyrun;

14 Nisan 2009

Olmadı; ne kadar turistik amaçlı gittiğimi söylesem de içimde bir umutla gittiğim sınavdan bir gazi edasıyla yara-bere içinde çıktım...



Umutlar Sonbahar'a; yani Eylül ayına kaldı. Bakalım, zaman ne getirecek bilinmez ama en kısa zamanda ve en az hasarla su şınavı atlatmak zorundayız. Şu an hayatımdaki en büyük baş ağrısı nedeni bu ne de olsa...
Bana dua edin; ben yaralarıma TUS basmaya devam ederken...

11 Nisan 2009

Bu akşam 22.30 sıralarında -eğer bir aksilik olmazsa- Uzmanlık sınavına Ankara'ya gidiyorum. Genel duruma bakılırsa daha çok turistik amaçlı gibi görünse de denemekte fayda var. :) Hele bi gidelim bakalım...
Pazartesi görüşmek üzere...

09 Nisan 2009

İşte günümüzün "Ferhat ile Şirin" leri...



Oysa şimdi ne Ferhat'lar "Ferhat"; Ne Şirin'ler "Şirin"..

(Teşekkürler...)
Bugün acilde gelen bir keside Ortopedi Uzmanımızla ve onun büyük katkıları sayesinde "Tendon" adı verilen "kas lifini"  dikme şerefine eriştim...
Uğraştırdı, yordu, terletti ama alnımın akıyla çıkmayı başardım!:)
"Eee?" diyeceksiniz.
Tıp için küçük ama benim için büyük bir adım daha. Hele de olduğum ve olmak istediğim şeyler düşünülür, bilinirse...
Rasgele!.. :)

04 Nisan 2009



...
En arabesk halime bürüyor, buhran denizine düşüp şarkılara sarılıyorum; Alveollerime hükmediyor Zeki Müren; "Aldığım her nefesin birisi sen!" diyerek.
Birden nefesim daralıyor, yakamı değil ciğerlerimi sökmek istiyorum. Hatta nefes almamak...
En acımasız ve en psikopat "ben" olup neşterimi arıyor gözlerim; adli tıp dersindeki otopsi sahneleri geliyor aklıma;
"Üç boşluk düzgün kesilerle açılarak..." diyen. Merak ediyorum; hangi "boşluğu" kesip atsam bitirir bu elemi?..
Ve sönüyor bu şehrin ışıkları, katlimi gizlemek istercesine.
Sahne boşalıyor, oynayacak kimse kalmıyor...

22:49 04.04.2009

Copyright © atasagun | Powered by Blogger
Design by Duan Zhiyan | Blogger Theme by NewBloggerThemes.com